Adresi: Melchiorstr. 3, D-50670 KÖLN
tel :0221-724077 fax:0221-7392424
Büro açilis saatleri: 15.00-18.00

 

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
Anasayfa
Türk Kürde aşık olamasın faşizmi! PDF Yazdır E-posta

Milliyetçilik ve faşizmi nedir? Sorusuyla başlarsak;

Kişinin, kendi kültürü ve kendi soyundan olanı daha fazla sevmesi mi ? Dilinin, zaman içerisinde erimesini önleme gayretinde olması mı ? Kendi kültürünün en eski kültür olduğunu; dilinin ise öbür dünya dillerden daha zengin olduğunu söylemesi mi ? Kendi ırkının dünyanın en üstün ırkı olduğunu sanarak damarlarında asil kan olduğunu iddia etmesi veya başka bir deyişle, kendi ırkından birinin 'dünyaya bedel olduğunu' söylemesi mi ? Belki de hepsi... Bana göre, Milliyetçilik, 'ben' ve 'öteki' ikileminin doğrudan bir ürünüdür ve bunun gündelik hayattaki uzantısı da, 'öteki'nin aşağılanması, kültürünün boğulması; yani inkar ve imhasıdır.

Aslında, Fransız ihtilaliyle ortaya çıkan Ulusçuluk kavramı, çıkışı itibarıyla yeni ve ilerici bir kavramdı. O zamana kadar büyük imparatorlukların tebaası olarak hisseden topluluklar, farklı bir aidiyet duygusu olarak ulus kavramını geliştirdiler. Bu akımın gelişmesi, kendisi gibi yeni olan burjuva sınıfının üzerinden oldu. Avrupa'yı bir uçtan bir uca fethetti. İmparatorluklar, yerlerini ulus devletlere bırakıyor; topluluklar kendilerine belli bir ulus adı vererek, devletleşmeye başlıyorlardı. Fakat bir dönem, ilerlemenin dinamiği olan bu akım, belli bir dönem sonra savaşlara ve yıkımlara yol açmaya başladı. Ulusal kurtuluş mücadelelerinin büyük devletlere karşı verilmesi, bir yandan; bağımsız ulus devletlerinin birbirleri ile milliyetçilik adına çatışması öte yandan. Milletini, insanını sevme, ülkesini sevme olarak algılanabilecek, zararsız bir kavram olabilecekken milliyetçilik, yıkımcı yüzünü 2.Dünya savaşında göstermiştir. Avrupa'da hızla gelişen milliyetçi hareketler, ötekine düşmanlığa dönüşmüş ve bu tarihten sonra milliyetçilik korkulan bir kavram haline gelmiştir. Milliyetçilik, milli devletlerin kurulmasına ön ayak olduktan sonra da devletlerin çeşitli gerekçelerle ellerinde tuttukları bir istetme görevi görmeye başlamıştır.
Günümüz toplumlarının karşı karşıya kaldıkları sorunların başında, 'farklılıkların, eşitlik ve barış temelinde; birlikte yaşamlarını gerçekleştirme' sorunsalı gelmektedir. Bugün itibarıyla, mevcut devletlerin birkaçı hariç hemen tümünün etnik, dinsel ve mezhepsel açıdan heterojen oldukları gerçeği dikkate alındığında, bu sorunun evrensel ölçekte olduğu görülecektir. Sorunun nedenlerinden biri; modernleşme sürecine eşlik eden, modern ulus-devlet modeli çerçevesinde, genelde devlete adını veren ulusun tarihi ve kültürel özelliklerinin ön planda tutulması ve o ulusun, hâkim etnik grubun kültürü, dili, dini, tarihi ve edebiyatı etrafında tanımlanmasıdır. Diğeri ise, yasaların, toplumda var olan her bir 'kolektif bilinci' ayrı ayrı hangi ortak paydaya referansta bulunarak temsil edebileceğidir. Aslında sorun, modernleşme düşüncesinin yapısal özellikleri olan tek tipleştirme ve farklılıkları mutlaklaştırma paradoksundan kaynaklanmaktadır. Her ne kadar milliyetçilik/faşizm, modern zamanların en sevimsiz siyasi ideolojileri olarak görünse de aslında faşizm, modernleşmenin gayri meşru çocuğudur. Çünkü modernleşme, insana farklı bir 'köken söylemi' ve 'üstünlük kurma' imkânı sağlayan bir rasyonaliteye dayanır.

Türkiye'de ki milliyetçilik ve faşizm konusuna bir göz atarsak:

Avrupa tarihinde gördüğümüz, önce ulus gibi hisseden insanların kurduğu bir ulus devlet olmamıştır genç Türkiye. İnsanların çoğu uzun süre kendilerini hala İslam ümmetinin parçası olarak görmeye devam etmişlerdir. Bu olgu geç uluslaşma süreci yaşayan diğer ülkelerde olduğu gibi devletin ulus yaratma projesine el atmasıyla sonuçlanmıştır. Yani, Türkiye kendini ulus gibi hisseden insanların kurduğu bir devlet olmaktan çok, insanlardan ulus yaratma süreci olmuştur. En başından itibaren 'bir ulus yaratma çabası' içinde olan Cumhuriyet Türkiyesi'nde bu çaba, kendini yer yer aşırılıklarla ifade etmiştir. Uluslaşma süreci içerisinde bunların bir kısmı mazur görülebilir uygulamalar olarak algılanmıştır. Bu geç uluslaşma, halen güncel kullanımında milliyetçilik denen kavramın içini yanlış doldurmalara sebep olmaktadır. Ötekine düşmanlık, bu ulusçuluk kavramını tek tipleşmek olarak algılamanın bir sonucu olarak görülmelidir.

Türkiye, birlikte yaşama adına, tarihsel ve kültürel olarak en kadim deneyimlerden birisine sahip aslında. Ancak, Türkiye bu konuda en başarısız deneyimi sergileyenden biridir. Çünkü neredeyse hiçbir ülke Türkiye gibi 'top yekûn bir ret' mirası üzerine kurulmamıştır.
Hepimizin bildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti, emperyalistlerle uzlaşarak kurulduğu ilk yıllarda, Kürtlere söz vermişti. Hatta Kürdistan'ın bölünüp parçalanmasını savunan Lozan görüşmelerine giderken İsmet İnönü 'hem Kürtlerin hem Türklerin' temsilcisiyim diye gitti. ilk meclise Kürt vekiller 'Kürdistan mebusu' sıfatı ile girdiler. Mustafa Kemal, Şark vilayetleri komutanlığına yazdığı bir talimatta 'Kürdistan'a muhtariyet-i' tartışma konusu bile yaptı. Ancak bütün bu söylemlere rağmen verilen sözler tutulmadı ve tüm Kürt isyanları kanla bastırıldı.

Halkların kendi kaderini tayin hakkı unutulmakta ve hatta Kürt halkının varlığı açıkça yok sayılmakta. Nitekim, 1980 askeri darbesi döneminde genel kurmay tarafından dağıtılan 'Beyaz Kitapta' da bu durum açıkça somutlanmakta. Bu kitapta: 'dağların yüksek kısımlarında, yaz-kış erimeyen karların bulunduğu, bu karların üstünde yürüyenlerin, ayak bastıkları yerlerin kırt-kürt diye ses çıkarttığı, doğulu Türkmen'lere de bu yüzden Kürt dendiği' yazmaktadır. Yani, bu savla, Türk resmi ideolojisinin, tarihi çarpıtma, gerçeklerin üstünü örtme politikası, insanları güldürecek boyutlara ulaşmıştır.

Türkiye militarist sistemi, dönemin en büyük çıkmazını yaşıyor..

Sahte bir tarih söylemi ve zorla oluşturulan bir resmi ideoloji ile yaratılan 'kırmızı noktaların' hepsi artık bugün bir tartışma konusu olmakta. Bu kırmızı noktaların en önemlileri Kürt sorununda yaşanılan çözümsüzlük, Kıbrıs sorunu ve Ermeni sorunudur. 1915'te yaşanan Ermeni soykırımı, 1942 de çıkarılan Varlık Vergisi kanunuyla gayri Müslim vatandaşların ellerindeki mallarının gasp edilmesi bir faciaydı. Yine, hepimizin bildiği gibi 6-7 Eylül 1955 olaylarında devlet eliyle İstanbul'da provokasyon düzenlenmiş, Gayri Müslim vatandaşlara karşı çok ciddi zararlar verilmişti.

Erkek egemen sistemin en son aşaması olan, militarizm eliyle günümüzde ırkçılık, milliyetçilik ve ayrımcılığın, hayatımızın her tarafında olduğu çok aşikardır.

Tek dil, tek din, tek bayrak, tek millet felsefesi, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan beri var olan bir söylemdir ve bu söylemle, Türk, suni ve Müslüman olmayan herkesi bu ülkeden dışlayan mantığa sahip bu ülkenin vukuatları saymakla bitmez. Eğitim sistemimiz de zorunlu din derslerini koyarak Türk, suni ve Müslümanlar dışında herkesi reddeden, yok sayan; özellikle Alevilik konusunda çok ırkçı davranan bir durumdadır.

Yine son günlerde sıkça gündeme gelen, aslında Mersinde yaşanan bayrak kriziyle Türkiye'nin gündemin oturan, linç girişimleri devlet eliyle hızla sürdürülmektedir. Başbakanın gittiği her yerde gündeminden düşürmediği tekçi zihniyet ve 'ya sav ya terk et' anlayışı, maalesef hayatımızın her alanında karşımıza çıkıyor. Başbakanın en son Hakkari de gündeme getirdiği sözlerinden sonra, gençlerin yaptığı bir protesto eylemine, polislerle birlikte ellerinde pompalı tüfekler bulunan 'sivil' vatandaşların gençler üzerine nasıl ateş ettiğine hepimiz şahitlik ettik. Arkasından Başbakana bu konu sorulduğunda da verilen cevap maalesef, elinde yazılı metin olmadığında gerçek fikirleriyle karşımıza çıkan başbakanın, insan avcılığına teşvik eden 'tabiî ki vatandaşına camını penceresini kırarsan, vatandaşta kendini savunacaktır' sözleri oldu. Bu bize Amerika'nın bir adasında zevk için insan avına çıkan zengin insanları hatırlatıyor.

Başbakanı takip eden Adana valisi ise, Adana da yaşanan protestolara katılan çocuklarla ilgili basın toplantısında yaptığı konuşmada, çocukların ailelerine hitaben 'Anadolu erkeği korkmaz, çocuğunu ve karısını polisin karşısına sürmez. Mesele işsizlik, yoksulluk değil. Mesele başka. İki-üç eş alırken yoksul değilsiniz, Kalaşnikof alırken yoksul değilsiniz, düğünde tabanca atarken , 15 çocuk yaparken yoksul değilsiniz ama polise ve jandarmaya taş atmaya gelince yoksulluktan dolayı atıyoruz diyecek ve destek göreceksiniz, ayıptır.
Bütün bölgelerde insanlar Türkiye Cumhuriyeti'nin yanında ama vatana ihanet planları yapan yüzde 3-4 insan var.' Diyerek, bu ailelerin hepsinin yeşil kartlarının ellerinden alınmasını istiyor.

Her şey bir yana, kültür bakanlığını bizzat desteklediği, Hüseyin Karabey in de yönettiği GİTMEK adlı filmin, İsviçre de Culturescapes festivalinde Kültür bakanlığı tarafından festival kapsamından çıkarılması. GİTMEK filmi, savaşı anlatan, savaşta Kürd olan aşkının peşine düşmüş bir Türk kadını anlatan, insanların nasıl savaşlardan kaynaklı mağdur olduğunu, yani savaşı ve sömürüyü gözler önüne sermeye çalışan bir film. Ama maalesef 'milletin milli hassasiyetleri' döneminde bu tür filmlerin Türk ulusu için moral bozucu olmasından kaynaklı yasaklanması da meşru. Kültür bakanı Ertuğrul Günay 'Türkiye ciddi bir ortamdan, bir dar boğazdan geçiyor. Biz kendi maddi kaynaklarımızı aktararak program yapımında söz sahibi olup, festivalde Türkiye aleyhinde yayınlar yapılması, Türkiye'nin bir bölümünün bir başka isimle isimlendirilmesi karşısında sessiz mi kalmalıyız? Böyle kalırsak bizi eleştirmez misiniz?'diyerek kendini haklı göstermeye çalışmıştır.

Kültür bakanını takip eden, Kültür Bakanlığı Dış Tanıtma Genel Müdür Yardımcısı İbrahim Yazar ise yine bu konuda makalesi engellenen Alman gazetesi Süddeutche Zeitung'un Türkiye temsilcisi Kai Strittmatter le yaptığı konuşmada 'Bir Türk kızı, bir Kuzey Kürde aşık oluyormuş. Biz bunu pek hoş bulmuyoruz. Tabii ki normal zamanlarda herkes aşık olabilir. Ama biz terör dönemindeyiz. Ben Türk duyarlığının temsilcisiyim.' Diyerek faşizmin boyutlarını ortaya koyuyor.

Aslında İbrahim Yazar bu konuşmasında devletin resmi ideolojisini çok net bir şekle ortaya koyuyor. Bir filmden bu kadar korkmak, Türk kızı, Kürde yada başka bir ırktan birine aşık olmaz, sadece Türk erkekleri başka ulustan, halktan ve ırktan insanlar aşık olabilir gibi erkek egemen, faşizane bir davranışla, hayatımızda her şeye müdahil olmaya çalışan, insanların anadilini konuşmasını, düşünmesini, düşündüğünü ifade etmesini yasaklayan, tecavüzcüleri meşru kılmaya çalışanlar, şimdide insanların yatak odasına yada duygularına müdahale etmek istiyorlar

Yani, bugün Türkiye, bütün kurumlarıyla birlikte hala, tekçi bir zihniyete sahip maalesef.

Türkiye'de birlikte yaşam, çeşitli sembollerle değil 'adaletle' sağlanmalıdır. Nitekim, pek çok sosyal bilimcinin üzerinde görüş birliğine vardığı en önemli tezlerden birisi modern toplumlarda ortak birliğin temelinin ancak 'hukuk'un sağlayabileceğidir. Çünkü iyi düzenlenmiş bir toplum, ancak yurttaşların siyasal, sosyal adalet ve kamusal mutabakatı ve dostluk bağlarını pekiştiren birlikte yaşama duygusuyla sağlanabilir. Oysa Türkiye, gittikçe inanılmaz bir biçimde adaleti dışlayan bir tutumla, bu sözde 'birliği' kurmak isteyenlerin egemenliğine doğru hızlı bir biçimde sürüklenmektedir.

Türkiye gitgide, adaletin siyasete kurban edildiği bir tarzı kendisine temel duruş edinen bir ülke ve toplum haline gelmektedir. Hukuk adına yürütülen bir çok uygulama, aslında çoğu zaman hem hukukun felsefesine, hem de kamu vicdanına ters düşmektedir.

Türkiye artık kimliklerin yok sayılmadığı, çocuklardan korkulmadığı, filmlerin yasaklanmadığı, insanların kendi ana dillerinde eğitim gördüğü, insanların kendi farklılıklarıyla siyaset yapabildiği ve başbakanlarının insanları başka insanlara karşı kışkırtmadığı bir ülke haline gelmek zorunda. Yoksa Türkiye toplumu ve militaristlerce paronaya haline gelen bölünme fobisine, Türkiye hızla sürüklenecektir.

Veysi Altay
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
 
< Önceki   Sonraki >
© 2010 Türkiye/Almanya Insan Haklari Dernegi
MidoDesign! Web Entwerfen.