Adresi: Melchiorstr. 3, D-50670 KÖLN
tel :0221-724077 fax:0221-7392424
Büro açilis saatleri: 15.00-18.00

 
Anasayfa arrow Makaleler arrow Makaleler arrow İşkence insanlık suçudur!!
İşkence insanlık suçudur!! PDF Yazdır E-posta
"Ve değerli arkadaşlar,...evet, iddialı olarak söylüyorum, işkencede sıfır tolerans. (AK Parti sıralarından alkışlar). Varsa ispatınız söylersiniz Bizim hükümet olarak sorumluluğumuz, bu tür bir ispat olduğu zaman gereğini yapmaktır. Ama, iddia da, müddei de, iddiasını ispatla mükelleftir. Ve ülkemde benim şu anda işkence diye bir olay yoktur ve bunu bildikleri hâlde, birilerinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gitmesini de Avrupa Birliğine giderek yalan yanlış haberler taşımasını da anlamak mümkün değildir...."(3 Eylül 2007  Recep Tayyip Erdoğan'ın meclis konuşması)  

Sayın Başbakanın bu konuşması, aslında İnsan Hakları savunucularının yıllardan beridir dile getirdiği, "Türkiye'de işkence sistematik bir devlet politikasıdır" söyleminin, tam tersi bir söylem. Sayın başbakan kanıt istiyor oysa kanıt tam da kendi bünyesinde kurduğu insan Kurulu'nun raporlarında bile var. Onun dışında insan hakları örgütlerinin hazırladıkları raporlara baksa, gittiği Kürdistan gezisinde çöp siyaseti yapmayıp, çocuklara ve eylemcilere yönelik, kolluk kuvvetlerinin ölümlere varan işkence yöntemlerini görse, ya da İstanbul da İstiklal caddesinde bir tur atsa, işkencenin aslında sadece karakollarda değil sokaklarda da bariz bir şekilde yaşandığını görecek ve  birden çok daha fazla kanıtı fark edecektir. Ama bunun yerine başbakan ve hükümet üç maymunları oynamayı tercih ediyor.

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesinin "Beyoğlu'nda işkence var" başlıklı raporu da Başbakana yardımcı olacaktır. Çünkü 2007 yılında 6 aylık Beyoğlu raporunun, içlerinde Kürtler, Türkler, Eşcinseller, Kadınlar, Çocuklar, Yabancılar ve hatta Avukatların var olduğu tam tamına 28  işkence vakası, bir de kafasından kurşunla vurularak öldürülen Afrikalı genci bulabilir başbakan. Bu kadar çeşitli insanın başvurularını görmezden gelerek hala kanıt isteyen, "Ülkemde benim şu anda işkence diye bir olay yoktur" diyen Başbakan'a sormak lazım  bu vakaları ne yapacağımızı? Ayrıca işkence yoktur söylemi sadece sayın başbakanın  dile getirdiği bir şey de değil  devlet yetkililerinin hangisi ağzını açıyorsa hepsi ağız birliği içerisinde işkence yoktur; bunu iddia eden herkes Türkiye cumhuriyetini karalamak için yapıyor söyleminden geri durmuyorlar.

Oysa Türkiye de maalesef yurttaşların yaşam hakkı ve kişi dokunulmazlıkları devlet güvencesi  altında değildir. Aksine, işkence yapılmasını ve insanların öldürülmesini teşvik eden bir başbakan karşımızdadır. Nitekim, henüz 29 yaşında olan Engin Ceber, maruz kaldığı işkence sonucu, kaldırıldığı Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde 10 Ekim 2008 tarihinde yaşamını yitirdi. Engin Ceber, 7 Ekim 2007'de Yürüyüş Dergisi satarken vurulan ve felç olan arkadaşı Ferhat Gerçek'i vuran polisin yargılanması için 28 Eylül'de yapılan basın açıklamasına "Ferhat  Gerçek'i öldüren polis hâlâ tutuklanmadı" pankartıyla katılmış, arkadaşlarıyla birlikte gözaltına alınarak tutuklanmış ve Metris Cezaevi'ne konulmuştu. İstinye Polis Merkezi'nde ve Metris Cezaevi'nde gördüğü işkence sonucu yaşamını yitiren Engin Ceber, 2008 yılında alıkonma yerlerinde (gözaltında veya cezaevlerinde) yaşamını yitiren 29 kişiden biri oldu. En son olaya baktığımız da ise, Adana da motosiklet çaldığı gerekçesiyle 14 yaşında bir genç yine polisin açtığı ateş sonucu, şimdi Adana devlet hastanesinde ölümle pençeleşiyor.

Ayrıca son dönemlerde, sayın Öcalan a fiziki işkence yapıldığı gerekçesiyle bölgede yaşanan protesto eylemlerinde, gözaltına alınan yüzlerce insan, (ki buların arasında kadınlar ve çocukların ağılıkta olduğunu biliyoruz) işkenceye maruz kalıp insan hakları derneklerine başvuru yaptıkları biliniyor.

Bu kadar olayın, işkencenin ve ölümün yaşandığı bir ortamda konuyla ilgili açıklama yapan devlet yetkililerinin söylemleri  aslında bize hiç yabancı gelmediği gibi ölüm olayı kadar vahim ve gerçeklikten uzak oluyor . kolluk kuvvetlerinin çok alışık olduğumuz onların ise hiç değiştirme zahmetinde bile bulunmadıkları Metin GÖKTEPE, Festus OKEY, Gökhan BELĞÜZAR , Feyzullah ETE, Baran TURSUN ve buna benzer bir çok olayda olduğu gibi "sandalyeden düştü, kafasını duvara vurdu, çarşafla kendini astı, ıÜü'İcrai rezalet' çıkardı, sabıkası kabarıktı, dur ihtarına uymadı  ve kaçarken düştü" gibi gerçeklikten uzak beyanlarına bir yenisini ekliyorlar.

Bu söylemden beslenen kolluk kuvvetleri ise kendini bu ülkenin tek savunucusu ve hakimi görmekteler. Bazen yargılayan, bazen sorgulayan, bazen infaz eden ve bunu "vatan için" yaptığını düşünerek rahatlayan bunu yaparken de hiç vicdan azabı duymayan ruh hali içerisindeler. Hal böyle olunca da işkence ve gözaltında ölümler kaçınılmaz oluyor. İşkencenin bu denli yaygın ve sürekliliğini koruyan bir olgu olmasının en önemli nedeni, işkence yapan kişilerin birçok ülkede olduğu gibi Türkiye de  de otoritelerce korunarak cezasız bırakılmasıdır. Kolluk kuvvetleri nasıl olsa yaptığımız yanımıza kar kalacaktır mantığıyla hareket etmekten geri durmuyorlar.

Ayrıca, işkence gördükten sonra Türkiye'de sonuç alamayan insanların başvurduğu Türkiye'nin kendi yasaları üstünde gördüğü ve imza koyduğu AİHM'e gitme hakkını ise nerdeyse Türkiye'yi "dış mihraklara" şikayet olarak değerlendiren bir zihniyet var karşımızda ki Türkiye işkence ve kötü muamelede defalarca tazminat ödemiş ve işkenceden mahkum olmuştur.

İnsan Hakları Derneği'nin raporlarında, gerek 2002 -2006 yılları, gerekse 2007 yılının ilk altı ayı sayısal veriler ortadadır. 2007 yılının ilk altı aylık döneminde 376 kişinin işkence ve kötü muameleye maruz kaldığını göstermektedir MAZLUMDER' in Ocak Haziran 2007 bilançosuna baktığımızda "işkence/işkence iddiası ve kötü muamele" iddialarına ilişkin 75 olayın olduğunu göstermektedir. MAZLUMDER'in bilançosuna göre "yerinde infaz /işkence ile ölüm"e ilişkin meydana gelen 6 olayda 4 kişinin öldüğü ve 3 kişinin yaralandığı belirtilmiştir. Yine TİHV raporlarında 2008 ekim ayına kadar olan rakam 29 ölüm bir çok işkence vakası verilerine yer verilmektedir. Bu da bize gösteriyor ki yıllardır dile gelen "Türkiye'de işkence sistematiktir" söyleminde hala değişen bir şey yok. Sadece yöntemlerde ve sistemde değişiklik var o da eskiden karakollarda daha yoğunluklu işleyen sistematik işkence vakaları şimdi sokaklarda ve toplumsal olaylara yansımış durumda, dövülen işkenceye maruz kalan insanlar kayıt dışı gösterilerek dövüldükten sonra sokaklara bırakılıyorlar. Dolayısıyla sokaklarda yaşanan işçilerin, eşcinsellerin,  su satan çocukların, demokratik eylem hakkını kullanan insanları, sokakta maruz kaldıkları işkenceler kayıtsız kaldığı için başbakan tarafından sayılmıyor ve kayıt yok gerekçesiyle es geçiliyor. Gerçi işkence yapıldıktan sonra da bunu kanıtlamanın mümkün olmadığı ülkede hiç bir şekilde yıllardır dillendirdiğimiz bağımsız hekimlerin verecekleri raporların geçerli olması talebi de kabul görmüyor. İşkenceyi yapan kolluk kuvvetleri raporu veren devlete bağlı adli tıp personelleri olunca işkenceyi kanıtlamak imkansız hale geliyor

Yani, Başbakan'ın yapması gereken şey, işkenceyi "resmi olarak" kanıtlamamızı istiyorsa bağımsız hekimlerin raporlarını kabul edecek bir sistem oluşturmaktır.

Buna rağmen Hükümet'in "işkenceye sıfır tolerans" söyleminin önemli olduğuna inanıyorum Ancak böylesi bir söylemin gereklilikleri açısından sorun yaşandığını da ilgili tarafların kabul etmesi gerekir. Burada işkence, kötü muamele, insanlık dışı  muamele veya cezalandırmanın önlenmesi konusunda hükümete aşağıdakileri bir kez daha hatırlatmak gereğini duyuyorum. İşkencenin önlemesinde hükümetin sorumlulukları, negatif sorumluluğu olduğu kadar pozitif sorumluluğu da kapsar. Negatif sorumluluk, işkence, kötü muamele, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele veya cezalandırmanın mutlak bir biçimde yasaklanmasını gerektirirken, Pozitif sorumluluk, bu fiillerin işlenmesi olası yerlerin daimi ve düzenli olarak denetimi, kamuoyu ile yapılanların paylaşılması ve önleme sorumluluğunu içerir. Pozitif yükümlülük aynı zamanda, iddiaların etkili bir biçimde soruşturulması ve sorumluların yargı önüne çıkarılmasını ve eğer suçlu bulunur ise cezalandırılmasının sağlanmasını içerir. Unutmamak gerekir ki dünyanın her demokratik ülkesinde işkence insanlık suçu olarak görülür ve kendi anayasalarında işkenceyi suç olarak nitelendirirler. Ancak iktidar olan yapıların, hepsi de kendi güçlerini yitirmemek, iktidarlarını ayakta tutmak adına işkenceyi uygulamaktan çekinmezler hele hele Türkiye gibi demokrasiyi içine sindirmemiş "tek dil, tek bayrak, tek millet" şiarıyla hareket eden militarist yapılanmanın hayatımızın her yerini sarmaladığı ülkelerde işkence kaçınılmaz oluyor.

Terörle Mücadele Yasası ile Polis Vazife ve Salahiyetleri Yasası'nda yapılan değişiklikler, güvenlik görevlilerine işkence ve yargısız infaz gerçekleştirme konusunda ciddi serbesti getirmiştir. Son olarak Engin Ceberin cezaevinde ve karakolda gördüğü işkence sonucu ölmesi ve işkence başvurularındaki artış bunun somut göstergesidir. Sadece 2007 yılının Haziran ayında Türkiye'nin üç ayrı ilinde üç gözaltında ölüm vakası yaşanmıştır. 2008 e baktığımızda karşımıza korkunç bir manzara çıkmaktadır sadece ekim ayına kadar gözaltında ölüm sayısı 29,  artık işkence vakalarını da siz düşünün.

Kamu idaresi tarafından özgürlüğünden yoksun bırakılmış kişilerin yaşam hakkı başta olmak üzere kişi güvenliği ve bütünlüğünü korumak Devletin sorumluluğu altındadır. Kamu görevlileri tarafından özgürlüğünden yoksun bırakılmış kişilerin işkence, kötü muamele, insanlık dışı yada aşağılayıcı muamele yada cezalandırmaya maruz kaldıklarını içeren şikâyetlerinde, ispat yükümlülüğünün devlete ait olduğunu bir kez daha hatırlatmak fayda görüyorum . Yerel yasal mevzuatımız, tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihatları da bu yöndedir ve bu içtihatlar kamu idaresini bağlamaktadır.

Dolayısıyla, hükümet sorumluluğunu "ispat olduğu zaman gereğini yapmak" ile sınırlayamaz! Böylesi bir sınırlama Hükümetin "işkenceye sıfır tolerans " söylemini de yaralar ve yükümlü olduğu sorumluluklardan uzaklaştırır. "İşkenceye sıfır tolerans" söylemi, işkencenin varlığı üzerine kurulmuştur ve önemlidir. Ancak "bugün ülkemde işkence yok" denebileceğine ilişkin göstergeler henüz mevcut değildir. Bunun böyle olmadığını sadece İnsan Hakları Örgütlerine yapılan başvurular değil, İnsan Hakları İl ve İlçe Kurullarına yapılan mağdur şikayetlerine bakarak da görmek mümkündür. Kaldı ki, insan hakları örgütlerinin yaptığı izlemeler de Türkiye'de işkencenin yöntem değiştirerek devam ettiğini göstermektedir. Burada hükümetin sorumluluğu, Türkiye'yi işkenceden arındırmak isteyen tüm birey ve örgütlü yapıları "mahfil" olarak göstermek değil, onlarla işbirliği yaparak işkencenin tam anlamıyla ortadan kaldıracak mekanizmaları geliştirmektir. Bunlardan biri de BM İşkenceye Karşı Sözleşmenin Ek Protokol'ünü onaylayarak alıkonulma yerlerinin denetimine olanak sağlayacak Bağımsız İzleme Kurullarının oluşturulmasıdır.

İşkencenin olmaması samimiyet, cesaret  ve yüzleşmeyi gerektirir. Eğer Hükümet "işkenceye sıfır tolerans" söyleminde samimi ise o zaman Hükümetten, kendi yurttaşları ve onların özgür iradeleri ile oluşturduğu sivil örgütleri dinleme, saygı gösterme, iddialarını inceleme ve insanlığın utancı olan işkence, kötü muamele, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamelenin ortadan kaldırılmasındaki çalışmalarına destek vermesi beklenir.

Bir kez daha vurgulamakta fayda var ki işkence insanlık suçudur! bu suça ortak olmayalım karşı çıkalım!

Veysi Altay

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
 
Sonraki >
© 2010 Türkiye/Almanya Insan Haklari Dernegi
MidoDesign! Web Entwerfen.